11 Kasım 2011 Cuma

bugün kendini mutlu etmek için ne yaptın?

hmmmm bugün kendimi mutlu etmek için ben ne yaptım? 

1...meselaaa, uzun süredir giymeyi düşündüğüm ancak aldığımdan beri etiketiyle sakladığım ama "bir türlü giyemeyip hala niye alıyorum?" diyerek kendime kızıp durduğum tişörtümü giydim..sonunda! (eminim bizim türümüzün bu alışkanlığı oldukça yaygın-yani, sizi bilmem de benim tanıdığım tüm kadınlarda var)

2...uzun zamandır aramakla yükümlü olduğum ama bir türlü arayamadığım arkadaşımı sonunda aramayı başardım..hani hep olur ya, aramazsın aramazsın sonra artık aramak istesen de o kadar uzun zaman geçmiştir ki arayamazsın..aradığında yaşanılacak gerginlikten korkarsın ya..işte öyle birşey..

3...işlerimi verimli bir şekilde yaptım ertelenen birşey kalmadı.. aklımda kalacağına yapayım da bitsin gitsin..

4...beni rahatsız eden fazlasıyla şişirilmiş olduğunu düşündüğüm elektrik faturamın sadece kafamı meşgul edip beni sinir etmesinden uzaklaşmak için elektrik idaresi ile görüştüm ve hesabını sordum.%10 zamlar hakkında birşey yapamayacak olmanın bilinciyle en azından sormuş olmaktan dolayı rahatladım.

5...işteki orkidelerime suyunu ve vitaminini verip yapraklarını temizledim. onların tomurcuklanmasını izledim.

6...sevdiklerimi aradım onlarla konuştum.

liste her an uzatılabilir... kısa kısa küçük küçük mutluluk baloncukları... ha olmasa da olur bunlar diyebilirsiniz.. ama şimdi bunlar aklımda kalacağına gerçeklere dönüşmüş oldular..fena mı? ve ben kendimi daha rahat ve huzurlu hissettim.

ve bir de gün daha bitmedi..daha bir de yapılacaklar var..:)

peki bugün sen kendin için ne yaptın?

9 Ekim 2011 Pazar

Steve Jobs'tan 10 ders

Savaş Şakar'ın www.savassakar.com sitesinde yazdığı yazısından alıntıdır.
2000 yılında “Pirates of Silicon Valley”(Silikon Vadisinin Korsanları) adlı film ile Steve Jobs’ın ve Bill Gates’in var olma hikayelerini öğrenmiş ve çok etkilenmiştim.
O gün bu gün Steve Jobs’ı takip ederim. Apple ile başlattığı macera,ilk masaüstü bilgisayarı yapışı(üstteki resim),ipod,iphone ve iPad ile devam eden devrimci yaklaşımı gerçekten izlemeye değer.
Ve şimdi ondan 10 tane altın ders;
1. Steve Jobs der ki “Yenilikler,liderler ile onları takip edenler arasında oluşurlar.”
Yenilikte sınır yok. Tek sınır hayal gücünüz. Şimdi bilinenlerin ya da mevcutların dışında düşünmeye başlamak zamanıdır. Eğer büyüyen bir sektörde çalışıyorsanız daha verimli olabilecek,daha müşteri canlısı olmanız gerekir. Eğer batan bir sektördeyseniz bir an önce başka tarafa sıçramalısınız.
2. Steve Jobs der ki:“Kalite amacınız olmalı. Bazı insanlar mükemmeliğin beklendiği ortamlara alışık değillerdir.”
Mükemmelliğe giden kısa yol yoktur. Mükemmelliği önceliğiniz yapmak konusunda taahhüdünüz gerekir. Tüm beceri,yetenek ve zekanızı bu mükemmeliği yakalamak için kullanmalısınız. Fark yaratacak küçük farklılıkları ancak böyle yakalarsınız. Siz mükemmelliği benimseyip üzerine gittiğinizde hayatta sizi ödüllendirecektir.
3. Steve Jobs der ki:“Büyük iş çıkarmanın yolu yaptığınız işi sevmekten geçer. Böyle bir işi hala bulamadıysanız aramaya devam edin. Bu işin hangisi olduğunu bulduğunuzda anlayacaksınız.”
Sevdiğiniz işi yapın. Sizin için hayata başarıyı,gitmek istediğiniz yolu ve anlamı verecek işi bulmaya çalışın. Yaşamınızın amacını destekleyecek bir iş bulmaya çalışmalısınız. Böylece sadece sağlık ve uzun yaşama değil saynı zamanda zor zamanlarda kendinizi iyi hissedecek bir şeylerede sahip olacaksınız. Eğer Pazartesi sabahı kalktığınızda ayaklarınız geri sayıyorsa doğru işte değilsiniz demektir.
4. Steve Jobs der ki:“Biliyorsunuz,yediğimiz yemek kadar büyümeyiz. Başkalarının diktiği elbiseleri giyeriz. Başkalarının geliştirdiği bir dili konuşur, matematiği kullanırız. Demek istediğim hep bir şeyleri alıyoruz. Asıl önemli olup mükemmel bir duygu sağlayan ise canlıların deneyim ve bilgisine bir şey sunabilmektir.”
Etik sorumluluklarınızı bilerek yaşayın. Bu dünyada küçükte olsa bir fark yaratmaya çalışın. Böylelikle hayatınıza daha fazla anlam katmış olacaksınız. Her zaman yapabileceğiniz şeyler vardır. Ve diğerleri ile neler yaptığınızı konuşun,onları dinleyin.
5. Steve Jobs der ki:“Budizm’de bir söz vardır “Yeni Başlayanın Düşüncesi(Beginner’s mind)” İşte böyle yeni başlayan birinin düşüncesine sahip olmak çok güzeldir.
Bu düşünce tarzında kişi herşeyin orijinal doğasını adım adım ve olduğu gibi görür. Önyargılardan,beklentilerden ve yakıştırmalardan uzak bir düşüncedir. Küçük bir çocuğun ilk kez gördüğü bir şeye bakar yüzünde oluşan heyecandır.
6. Steve Jobs der ki:“Biz beynimizi kapatmak için TV seyreder,beynimizi açmak için bilgisayar kullanırız.”
Her ne kadar herkes TV’nin zararlarını ya da yarattığı zaman kaybını bilsede kendisini ondan alamaz. Halbuki siz TV’den kurtulup birkaç tane beyin hücrenizi kurtarabilirsiniz. Aslında bilgisayarıda sürekli oyun vb. konularda kullanarak aynı zarar yaratılabilmektedir. Önemli olan bilgisayarı faydalı kullanabilmektir.
7. Steve Jobs der ki:“Bir yılda çeyrek milyar dolar kaybeden tek kişi benim ve bu benim karakterimi düzeltti.”
Hata yapmakla hatanın oluşması aynı şey değildir. Hata yapmamak önemli ama bir çok başarılı insan hatalarından sonra hayatını değiştirmekte,performansını artırmakta ve bir sonraki seferde doğrusunu yapmaktadır. Hataları bir uyarı olarak görmek gerekir.
8. Steve Jobs der ki:“Tüm teknolojimi Sokrat ile bir öğleden sonra geçirmek için satardım.”
Her ne kadar Sokrat,Leonardo da Vinci,Nicholas Copernicus,Charles Darwin ve Albert Einstein ile birlikte bağımsız düşünürler içinde yer alsada o “ilk” ti. Çiçero onun hakında şöyle demiş “O felsefeyi göklerden hayatımızın içine çağırdı” Sokrat’ın pensiplerini okuyarak hayatınızı güzelleştirmek elinizdedir.
9. Steve Jobs der ki:“Evrende bir çukur açmak için buradayız. Aksi takdirde neden olalım ki?”
Dünyada büyük işler başaracağınızı biliyor musunuz? Hepimiz bir hediye(gift) ile yaratıldık. Bu hediye ilgi alanlarımızda,meraklarımızda,isteklerimizde ve duygularımızda gizli olan şeyleri ortaya çıkarabilecek bir güce sahip. Bu hediye aynı zamanda amacımız. Kendi amaçlarınızı değiştirmek için izin almanıza gerek yok. Ama öğretmenlerinizin,patronlarınızın,anne babanızın sizin için belirlediği amaçları değiştirebilirsiniz ve kendinize özgü istediğiniz bir amaca sahip olabilirsiniz.
10. Steve Jobs der ki:“Zamanınız kısıtlı ve başkasının hayatını yaşayarak boşa harcamayın. Başka insanların düşüncelerinde var olan şeylerin tuzağına düşmeyin. Başkalarının düşüncelerinin yüksek sesi olmayın. Kalbinizin ve içgüdülerinizin sesini izleyecek cesaretiniz olsun. Sizin ne olmak istediğinizi diğerleri anlamalı.”
Başkalarının rüyalarını yaşamaktan yorulmadınız mı? Hiç şüphe yok ki bu sizin hayatınız ve özgürce dilediğinizce yaşayabilmelisiniz. Yaratıcı becerilerinizi korku yada baskı olmayan bir ortamda kullanabilme şansınızı kendinize vermelisiniz. Kendi seçtiğiniz ve kendinizin patronu olduğunuz bir hayatı yaşayın.
Burada bahsi geçen maddeleri hayata entegre etmek hiçte kolay değil. Fakat her birinin sizleri düşündürdüğünden eminim. En azından deneyin ve bir şans verin kendinize.

16 Eylül 2011 Cuma

Altay Öktem'in kalemiyle "İstanbul'da Rock Kültürü" Akşam Kitap Eki'nde..

http://www.aksam.com.tr/yasarken-curuyoruz-olurken-yasiyoruz--67450h.html

Sevgili Altay Öktem'in kaleminden "İstanbul'da Rock Kültürü: Yeraltından Yeryüzüne"nin güzel bir tanıtımı ve Silverberg...



Yaşarken çürüyoruz ölürken yaşıyoruz

Biz çok farkında olmasak bile, insan içeriden ölen bir canlı türü. Ölümü bir son olarak düşünüyoruz hepimiz; doğru, ölüm bir çeşit 'son' ama ölme süreci, doğum anında başlıyor.
ALTAY ÖKTEM
Bilimkurgu ve fantastik kurgunun dünyadaki en prestijli ödülleri olan Hugo ve Nebula ödüllerini toplama konusunda da bayrağı elinden bırakmayan, çağımızın önemli yazarlarından Robert Silverberg'in İçeriden Ölmek adlı romanı, kurgusundan, dilinden önce okuru ilk başta adıyla etkileyen nadir kitaplardan biri. İçeriden Ölmek! Bence böyle bir romana çok yakışan bir ad.
Biz çok farkında olmasak bile, insan içeriden ölen bir canlı türü. Ölümü bir son olarak düşünüyoruz hepimiz; doğru, ölüm bir çeşit 'son' ama ölme süreci, doğum anında başlıyor. Fizyolojik olarak, hücre ve doku düzeyindeki yaşlanma, diyalektik biçimde hayat boyunca devam ediyor. Hücrelerin, dokuların bir kısmı yaşlanıp ölüyor, ardından hemen yenileniyor, bir kısmı yenilenmeden, ağır ağır devam ediyor ölmeye. Bizim yaşamak dediğimiz şey, yavaş yavaş içeriden ölmek aslında!
Her insan için geçerli olan bir şey bu. Oysa Robert Silverberg'in kahramanın başına gelen, içeriden ölmenin katmerlisi! Sadece fizyolojik olarak değil, psikolojik olarak da içeriden ölen biri David Selig.  Selig'in, aslında birçok kişinin büyük bir şans olarak görebileceği ama diğer yandan insanın hayatını karartan bir yeteneği var. Başkalarının düşüncelerini okuyabilme yeteneğine sahip olan Selig, en fazla da bu yeteneği yüzünden, sürekli içeriden ölüyor.  Aslında iyi eğitimli biri olmasına karşın, hayatını bir türlü düzene sokamamış, para karşılığı mezun olduğu fakültedeki öğrencilerin dönem ödevlerini yapan ve kazandığı üç beş kuruşla hayatını sürdürmeye çalışan bir tür 'looser' olarak da kabul edebiliriz Selig'i. Hazırladığı ödevler de öyle az buz şeyler değil. Bir Toplum Simgesi Olarak Odysseus, Kafka'nın Romanları, Aiskhylos ve Aristotelesçi Trajedi, Montaigne'nin Felsefesinde Teslimiyet ve Rıza, Dante'nin Mentoru Sıfatıyla Virgil...
Bütün bunları yazabilecek düzeyde entelektüel bilgi sahibi olan birinin, bu işi üç beş dolar karşılığında yapması ve kalan zamanlarında sokağa çok yakın bir hayat sürmesi, İçeriden Ölmek'i fantastik kurgunun yanı sıra underground edebiyata da yaklaştırıyor. Bu özelliğinden dolayı, underground edebiyatın bir örneği olarak da kabul edebiliriz İçeriden Ölmek'i.  Sonuçta, insanların düşüncelerini okuyabilme yetisi yüzünden hayatı altüst olan, kendi olmaktan vazgeçmeye hazır olan ama buna bir türlü cesaret edemeyen, gün geçtikte hiçliğe yaklaşan bir adam Selig. Belki başkalarınca şans olarak nitelendirilebilecek bu özelliği yüzünden hayatta kaybetmiş ve hızla kaybetmeye devam eden bir adam. Kendisi de bunun farkında aslında:
'Istırabım yeterince belli, yeterince kuvvetli değil mi? Kim olacağım ben, kendim olmayı bıraktığımda? Isı ölümünü ölüyorum. Spontane bir çürüme. Rastgele bir olasılık seğirtisi felaketim oluyor. Hiçliğe dönüşüyorum. Kömür ve kül oluyorum. Süpürgeyi bekleyeceğim gelip beni toplasın diye.' 
Asimov, 'Silverberg'in bugün gittiği yere, diğer bilimkurgu yazarları yarın gidecekler' demişti yıllar önce. Silverberg'in külliyatını şöyle bir gözden geçirince, Asimov'un söz ettiği 'yarın'ın henüz gelmediğini anlıyoruz. Fantastik kurgu ve bilimkurgu edebiyatında, hala gün, Silverberg'in günü bence.
Peki, o müthiş hikayeler kaleme alırken biz ne yapıyoruz? Ne yapacağız; yaşarken çürüyoruz işte. Ölürken yaşıyoruz. Dünyanın dışarıda beyaz, içerideyse gri olduğunun bile farkına varamadan sürüklenip gidiyoruz.

İstanbul'da Rock kültürü  ya da alt-kültürün çöküşü

Melike Aslı Şahinsoy'un Budapeşte Central European üniversitesinin sosyoloji ve sosyal antropoloji bölümü için hazırladığı yüksek lisans tezinin, İstanbul'da Rock Kültürü başlığıyla kitaplaştığını öğrenince, hala Silverberg'in etkisinden kurtulamadığım için midir nedir, bu teze de Salig'in eli değmiş midir diye kuşkuya düştüm! Allah'tan Aslı'yı tanıyorum. Ayrıca tezin hazırlanmasında birçok müzisyen, müzik eleştirmeni, hatta rocker'la beraber benim de az çok katkım olduğu için bu kuşkuyu kafamdan çabuk attım. Ayrıca Salig, bir roman kahramanı. Yani bildiğimiz 'kurgu insan'. Bu yüzden de Türkiye'de hazırlanan bir teze burnunu sokması uzak ihtimal.
Rock kültürünün yeraltından başlayıp yeryüzüne ulaştığı zaman dilimini, o süreci incelediğimizde, toplumsal değişimi de ana hatlarıyla gözlemleme şansına kavuşuyoruz. Bu değişimde, toplumsal dinamiklerin, medyanın, yerel ve evrensel yönetimlerin, dinsel, ahlaksal süreçlerin ne denli etkin olduğu da anlaşılıyor.
Postmodern dünyada gerçeklerin çöktüğüne ve sosyal yapılandırmalara dönüştüğüne dikkat çeken Baudrillard'ın bu tespitinin doğruluğuna bence şüphe yok. Ağırlıklı olarak 1990'lar İstanbul'unun rock yaşamını inceleyen Melike Aslı Şahinsoy da aynı sonuca ulaşıyor ve kendisini besleyen alt-kültür statüsünün kaybolmasıyla birlikte, rock kültüründe de beklenen sona geldiğimizi, imajların gerçeği baskıladığı bir döneme çoktan girdiğimizi belirtiyor.
İstanbul'da Rock Kültürü, alt-kültür, karşı kültür, kitle kültürü çerçevesinde, bir döneme damgasını vurmuş bir müzik hareketinin yaşam biçimine dönüşmesi ve hızla popülerleşmenin tuzağına düşmesi açısından, sosyolojik bir araştırma olarak okunabilir. Diğer yandan, özellikle o dönemleri yaşayanlar, nostaljik bir anı kitabı gibi de bakabilirler bu çalışmaya. Levent Erseven, Güven Erkin Erkal, Deniz Durukan gibi kendi alanlarında yetkin isimlerin tespitleri ve değerlendirmeleriyle zenginleşen bu çalışma sayesinde, zamanında zevkle dinlediğimiz, bir kısmını dinlemeye devam ettiğimiz Pentagram, Mavi Sakal, Kramp, Athena, Objektif, Rashit, Mor ve Ötesi gibi grupların doğduğu, geliştiği; hayat bulduğu zemini tanıma, aynı zamanda bu zeminin ne kadar kaygan olduğunu da anlama olanağına kavuşuyoruz.
Şimdi diyorum ki, ister yaşarken bilinçli olarak terk ettiğimiz, terk etmek zorunda bırakıldığımız hayatlarımıza bakalım; ister daha yaşlanmaya fırsat bulamadan anılarımıza gömmek zorunda bırakıldığımız rock kültürünü özlemeye başlayalım, sonuç değişmiyor. Silverberg'in kahramanının söylediği gibi, bugün havada sonbaharı gasp   etmeye gelen kışın ayak sesleri var.  Ne yazık ki var.  
İÇERİDEN ÖLMEK
Robert Silverberg İthaki Yayınları
247 sayfa
İSTANBUL'DA
ROCK KÜLTÜRÜ
Melike Aslı Şahinsoy
Clinart Yayınları
96 sayfa
Postmodern dünyada gerçeklerin çöktüğüne ve sosyal yapılandırmalara dönüştüğüne dikkat çeken Baudrillerd'in bu tespitinin doğruluğuna bence Şüphe yok.


Altay Öktem'in 16 Eylül 2011, Akşam Gazetesi Kitap Ekindeki yazısıdır.

14 Eylül 2011 Çarşamba

13- KÜÇÜK İYİLİKLER YAP! Mutlu Ol!

http://www.estatevaults.com/bol/archives/2006/07/12/happiness_roundup.html

Evet, mutluluğun sırlarından biri de hergün iyi birşey yapmaktır. Mutluluğu ne birine, ne bir beklentiye ne de maddiyata bağlamak doğrudur. Herşeyi olduğu gibi kabul edip, akıp geçen zamanda küçük küçük mutluluklarla mutluluk gölüne yol açabilmektir önemli olan.

işte basit ama çok değerli birkaç öneri:
  • Pazar çantalarını zorlukla taşıyan üst kat komşunuz Ayşe Teyzeye yardım edin... Çantaları evine kadar çıkarın mesela..
  • Cam pervazlarına bayat ekmek kırıntılarını koyun. Elbette birkaç kuş gelip onları silip süpürecektir. Özellikle soğuyan havalarda yiyecek bulmakta zorlanan serçeler için evde kalan bayat ekmeklerinizi bile ufalayıp işe giderken yola serpseniz, çimenliklere atsanız bir sürü serçeciği mutlu edersiniz.
  • Sokaktaki aç kedilere kuru mama alıp verin haftada birkaç kez. Yok alamam derseniz, evdeki artık yemekleri çöpe dökmeden önce biraz daha düşünüp aşağı kadar indiriverin ve aç kedi köpekleri doyurun. Onların size olan sevgi gösterisi sizi herşeyden çok mutlu kılacaktır.
http://www.mucadele.com.tr/haber/aydin/ali-amcanin-kedi-sevgisi-avrupa-sevdasindan-agir-basti/23938
  • Annenize, babanıza hatta büyükanne ve büyükbabanıza çiçek alıp götürün.
  • İhtiyacı olan bir ilkokul çocuğuna ders çalıştırın..
  • Giymediğiniz kıyafet veya ayakkabılarınızı sokağa koyun veya gerçekten ihtiyacı olduğunu bildiğiniz birilerine verin. O kadar çok ayakkabısız okula gitmeye çalışan çocuk var ki onlara gönderin.
  • Okuduğunuz kitapları Doğu'daki köy okullarının kütüphanelerine gönderin. 
  • Arada bir çocuk esirgeme kurumundaki çocukları ziyarete gidin. Onlara kalem, defter, oyuncak veya bazen kurabiye pasta götürün. Eğer imkanınız varsa koruyucu aile olun, haftanın bir günü onları dışarı çıkarıp gönüllerince eğlenmelerini sağlayın. 
  • Kimsesi olmayan yaşlı komşularınızla veya bakım evlerindeki yaşlıları ziyaret edin, onlarla konuşup onları dinleyin. 
bu liste sürekli uzatılabilir. Aklıma geldikçe de ekleyeceğim. Bu tip iyilikler sizin çok az zamanınızı alacak, sizin için bir yük de olmayacak, sizin için küçük ama hayatlarında fark yaratılanlar için büyük birer iyilik olarak yerlerini alacaklardır. 

böylelikle hem onlar hem de siz kendinizi çok daha fazla iyi hissedeceksiniz.

neden olmasın?

11 Ağustos 2011 Perşembe

R.E.M. - Shiny Happy People (Video)



günün şarkısı REM'den gelsin bugün... Shiny Happy People desin...


Shiny happy people laughing

Meet me in the crowd
People, people
Throw your love around
Love me, love me
Take it into town
Happy, happy
Put it in the ground
Where the flowers grow
Gold and silver shine

(chorus)
Shiny happy people holding hands
Shiny happy people holding hands
Shiny happy people laughing

Everyone around
Love them, love them
Put it in your hands
Take it, take it
There's no time to cry
Happy, happy
Put it in your heart
Where tomorrow shines
Gold and silver shine

(repeat chorus)

Hey, here we go!

(repeat chorus 4x)

4 Ağustos 2011 Perşembe

Sistem Yayıncılık'tan Çevirim "Potansiyelinizi Arttırın - Manevi Bir Yaşam" Çıktı!

...bilinçaltının gücünü fark eden her bireyin hayatta huzura, uyuma, başarıya, sağlığa ve mutluluğa erişebileceğine dair... Dr. Murphy'nin öğretileri ışığında mutluluğa doğru yelken açmak için...

Çevirisini üstlendiğim kitap "Potansiyelinizi Arttırın- Manevi Bir Yaşam" Sistem Yayıncılık'tan çıktı.. +1 Mutluluk daha:)

Potansiyelinizi Arttırın - Manevi Bir Yaşam - Joseph Murphy - Sistem Yayıncılık - kitap - ilknokta.com


mutlu günler...

7 Temmuz 2011 Perşembe

motivasyon 1...


"Eğer başarısızlığa inanır veya ondan korkarsanız yenilgi deneyimleyeceksinizdir, çünkü inancınızı, gücünüzü yanlış şeye koydunuz demektir.

Ama kazanmak için doğduğunuza inanıyorsanız, başaracaksınızdır. Hiçbir şey sizin önünüzde engel teşkil edemez.  Önemli olan kafaya koymak ve hedefiniz için var gücünüzle çalışmaktır."

26 Mayıs 2011 Perşembe

Mutluluk Bireysel Çabadır!



“Gurumun mutlulukla ilgili öğretilerinden biri aklıma gelip duruyor. İnsanların, genel olarak, mutluluğun bir şans olduğunu, talihin yeterince iyise bulutların arasından açan güneş gibi ortaya çıkacağını düşünme eğiliminde olduklarını söylerdi. Ama mutluluk böyle oluşmaz. Mutluluk bireysel çabanın sonucudur. Onun için savaşırsın, uğraşırsın, ısrar edersin ve bazen onu ararken tüm dünyayı dolaşırsın. Sana sunulan nimetlerin tezahür etmesi sürecine senin de durmaksızın katılman gerekir. Ve bir kez mutluluk haline erişince onu koruma konusunda asla ihmalci davranmamalı, sonsuza kadar o mutluluğun daha da içine doğru yüzmeye devam etmek için çok çabalamalısın. Bunu yapmazsan yaratılıştan gelen gönül rahatlığını yavaş yavaş tüketirsin.”
Elizabeth Gilbert’ın “Ye, Dua Et, Sev” adlı kitabından ..sayfa 396-397′den alıntıdır...

30 Mart 2011 Çarşamba

yorumsuz..

Blogspot açıldı sonunda sanırım.. Yani verilen dilekçeler sonucunda durdurulma kararı kaldırılmış. Ancak şu anda hala bloglara giremiyorum. Bir süre daha geçip yeniden yapılanmasını bekleyeceğiz muhtemelen.

Bu arada ne mi oldu? Çok ilginç şeyler..

Hayat oldukça garip. Bazen önce kaybetmen gerekiyor bazı şeylerin değerini daha iyi anlamak için..peki ya daha henüz kavuşmuşken de kaybetmek reva mıdır? bunu hak edecek ne yapılmıştır? milyonların içinden piyangonun size çıkması şans ise, milyonların içinden en olmayacak şeylerin sizin başına gelmesi hak mıdır?

Burada hep bir çıkar yol arayıp pes etmemektir aslolan..çünkü hayat bir mücadeledir..evet sadece bir mücadele..ara ara böyle motive etmektir kendini yapılması gereken..yoksa düşersin, bıkarsın, bırakırsın..

şükredebilmek erdemine sahip olabilmektir tek önemli olan... şükredebilmektir. ve bu da bir başka kabiliyettir..

25 Şubat 2011 Cuma

12- UMUDUNU KAYBETME! Mutlu Ol!

The World of Stainboy-Tim Burton
Mutlu olmak bazen çok zor gelir insana... Her ne kadar yüzünüzden gülümsemenizi eksik etmemeye çalışıp sırtlansanız da yükümlülükleri, göğüsleseniz de tüm zorlukları, bazen bir taraf eksik kalır... en mutlu olacağınızı sandığınız anda umutsuzluk biniverir omuzlarınıza, yorgunluk çöker yüreğinize... denemekten yorgun ruhunuz ağırlaşır, kalbiniz taşlaşır ve yüzünüzdeki gülümseme yerini gözyaşına bırakır...

"çabalıyorum olmuyor, keşke şöyle olsaydı, böyle yapsaydım ya da keşke gamsız olabilseydim" sözleri dökülür dudaklarınızdan, kendinizi dipsiz bir kuyunun içinde bulursunuz... Girdap gitgide büyür, içinde döne döne kaybolmaktan korkarsınız... Hayatın bazı anlarında asılı kalırsınız... Hayat ondan sonra bir türlü ilerleyemez...hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye düşünürsünüz... hep o anda takılı kalır, geriye bakıp bakıp o anı düşünürsünüz...yine şimdiyi yaşamayı bir kenara koymuşsunuzdur işte. ve gelecekteki kontrolünüzü de kaybetmek üzeresinizdir..

peki ne yapmak gerekir... farkındalık burada ne kadar önemlidir? bilincinizin sınırlarını zorlarsınız çözüm bulmak için... kimi zaman orta yollu, olmuyorsa tek taraflı... sonuç odaklı.

birşeyleri kazanmak için çok ter döker, çok yoldan geçeriz. Ama ne kadar da kolaydır kaybetmek. Bir söze, bir bakışa, bir yanlış anlamaya, bir inada, bir egoya, gurura veya saçma sapan herhangi başka bir nedene bakar... "Kıymayı oraya değil buraya koymalıydın" diyerek başlayan kavga sonucu boşanan arkadaşlarımda olduğu gibi...

Oysa ne kadar zordur birşeyleri inşa etmek, başlatmak... ama tatlıdır da...önemli olan onu sürdürebilmektir. Bir ilişkiyi, bir başarıyı, bir umudu, bir yaşam savaşını devam ettirebilmektir söz konusu olan. Senelerce üzerinde çalıştığınız araştırmanızın son halini vermiş, üzerine saatlerinizi, günlerinizi hatta aylarınızı harcayıp somutlaştırmışsınızdır ancak hedefe ulaşmak üzereyken yolda takılmış olması süreci zorlaştırır, garipleştirir, ruh halinizi bozar... bitirilen bir projenin aslında bitemediğini görmek sizi umutsuzluğa sürükler.


bu hayatın her evresinde geçerlidir.peki umutsuzluğa kapılmamak ve hep o umudu canlı tutmak için ne yapmak gerekir? bir insan nereye kadar gücünü koruyabilir, kendi içinde nasıl çözebilir bunları dışarıya yansıtmadan...umudunu yitirmeye izin verdiğimiz anda biter her şey..o nedenle bize düşen o umudu canlı tutmaktır. Zorla da olsa... küçük mutluluklarla büyük mutlulukların yolunu yapmaktır bir şekilde misyonumuz. küçük mutlulukların değerini bilip onları büyütmektir önemli olan...aksi takdirde takılır yürek dikenli tellere, çıkarken de yırtılır çeperleri.. o yüzden hiç bakmamaya çalışıp geriye, sadece iyi şeyler ummaktır yaşamdan yapılması gereken...

sürekli iyi şeyler isteyip, olumlu bakış açısı yaratmaya çalışmaktır bazen hayat.. ister "placebo" etkisi olsun ister gerçek mutluluk... önemli olan üzerimizde bırakacağı etkidir aslında.



14 Şubat 2011 Pazartesi

sevgililer gününü kutla // celebrate valentines day

sevgililer gününüz kutlu olsun...

Her ne kadar ticaret kaygısıyla eleştiri oklarına hedef olsa da, ya da "bize her zaman sevgililer günü, ne gerek var kutlamaya" deyişlerine zemin hazırlasa da, anneler, babalar günü gibi sevgililer günü de bir meta değeri taşısa da, ben kutlanmasında hiçbir sakınca görmüyorum. 

Batı medeniyetlerinde "sevgili" anlamına gelen Valentine kelimesinin 14 Şubat'a kattığı anlam, 1800'lü yıllarda Amerikalı Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasıyla ticari boyutunu kazandı. O günden bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olan Sevgililer Günü, tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmekten kurtulamadı.

Hristiyan ritüeli olarak atfedilip, hele bu yıl gayet saçma bir şekilde zaten Müslümanlara ait olmayan bir gün olan asıl adı Saint Valentine's Day olan sevgililer gününü "kandile denk geliyor haşaaa kutlanır mı, çarpılırsınız" nidalarıyla karşılayan ve programların gününü 13 Şubat Pazar gününe kaydıran mekanları ve organizatörleri de hayretle karşılamadan edemiyorum. 

Sadece, her tarafta uçuşan kırmızı kalpleri, balonları, ya da cıvıl cıvıl aşk dolu vitrinleri görmek bile insanın içini açmaya yetiyor. Sevgilin olsun olmasın, ne fark eder... sıcacık renkler, kalpli çikolatalar ve şekerler, pofidik pofidik oyuncaklar... hepsi de soğuk şubat ayının en azından bir gününü ısıtmak için birebirler...

Romantik döneme özellikle gönlünü kaptırmış birisi olarak bence dünyanın en güzel şeyi iki insanın, iki kedinin veya iki salyangozun:) veya herhangi bir ikilinin TEK olabilmesi... Bence aşk kendinden vazgeçmektir...AŞK YEKPARE OLABİLMEKTİR...

Aşkın tanımlanması için yüzyıllarca uğraşıp onu kalıplara sokmaya çalışanlara bizim dönemimizin ŞİPSEVDİ sakızlarını öneririm...:) Aşk, o sakız kağıtlarındaki gibi işte... her anında mevcut..sadece bir güne sığdırmak elbette mümkün değil... amaç o her daim kutlanası mutluluğu bir kez daha hatırlamak...


Sevgililer gününüz tekrar kutlu olsun:))



21 Ocak 2011 Cuma

11- ANI YAŞA! ANIN TADINI ÇIKAR! Mutlu Ol!

Yesterday is history
Tomorrow is a mystery
And today is a gift
That is why it is called "present"..

Kung-fu Panda'da yaşlı kaplumbağa Usta Oogway söylüyordu bu alıntı sözü... Çok beğendiğim bir animasyon filmdi Kung-fu Panda..yakında 2.si gelecek sinemalara..

Po ve usta Oogway meşhur konuşmayı yaparken
"An"ların önemini kendileri geçmişe karışıp, iş işten geçtikten sonra farkediyoruz malesef. Filmde de yapılan o önemli alıntıyı hiçbir zaman unutmamak gerekir aslında. İngilizcesi daha anlamlı oluyor. Çünkü birçok kişinin bildiği üzere,  "present" hem hediye hem şu an anlamına geliyor ingilizcede.

Kimi zaman geçmişin bir yerinde asılı kalır, hayatımıza devam edemeyiz. Sürekli geçmişte yaşar, geri dönmeye çalışırız. Aslında farkedemeyiz o an itibariyle yaşamımızı da askıya aldığımızı... "An" biz geçmişe bakarken bitmiş, o da geçmiş oluvermiştir işte...arada an"lar kaçtığı gibi geleceğimizden de çalmışızdır yine...sonra kapı çalmadan geliverirler yitirilişlerin beklenen konukları olan "keşke"ler. Ah keşke demenin ise pek de bir faydası kalmaz artık..."Keşke o anımı daha iyi değerlendirseydim"..

Bazen de gelecek kaygısı bürür gözümüzü, tüm benliğimizi kaptırıveririz fani yaşamın keşmekeşine... Geleceğimizi garanti altına almak dürtüsüyle çalışırız deliler gibi durmadan, bıkmadan usanmadan... Gözümüz kimi zaman ne ailemizi, ne arkadaşlarımızı görür, ne kendimizi ne de elimizden kayıp giden yaşamı... Geleceğimizi inşa etmeye çalışırken yine farkına varamayız ki geleceğimizi bir yandan yaşamaya devam ediyoruz anlarımızın üzerine basılıp yükselmeye çalışarak...ayağımızın altında kalan "an"lar ise yine yok olup gitmiş ileriye bakmaya çalışırken...

"An"ımız geleceğimiz olmuş bu kez de, ve gelecek de gitmiş elimizden yine...düşünmekten, çabalamaktan yorgun düşmüşüz anlayamamışız o anda yaşamanın önemini... 

Hayat garip bir yolculuk...bazen çok hakimizdir elimize verilmiş yaşama, bazen de olaylar gelişir etrafımızda bize sormadan, gizli bir el bu oyunu yönetirmişçesine... istersiniz müdahelede bulunmayı ama eliniz kolunuz bağlanmıştır bir kere...

Yarının garantisinin hiçbir zaman olmadığı bir düzende sahneliyoruz bize biçilmiş rolleri... Bir bakıyorsunuz varsınız ve bir dolu planlar yapıyorsunuz geleceğe dair, bir bakıyorsunuz yok... 

Buradaki zamanın kısıtlı olduğunu bilerek ona göre yaşadığımız anın tadını çıkarmaktan yanayım hep. Ne olmuş bitmiş şeylere, ne de olacaklara takılıp kalmanın anlamı yok. Bize düşen sadece,"şimdi"yi hakkını vere vere yaşamak...Tadını doyasıya çıkarmak... Mutluluk tomurcuklarını serpmek elimizden geldiğince etrafa..Bu dünyada her yaşanan şey insanın yanına kar kalıyor... ve günün birinde mavi kelebek sadece uçuuup gidiyor...


13 Ocak 2011 Perşembe

10-Mutluluk Şarkınızı Dinle!! Mutlu Ol!


Bazı özel anlar vardır sadece özel şarkıların anlatabildiği...

Saybia'nın The Day After Tomorrow'u benim için özel olanı...Ama official videosu ile değil de bir okul projesi için öğrencilerin yaptığı video klibiyle:)

Her dinlediğimde aynı ana geri dönüyor, aynı mutlulukları tekrar tekrar yaşıyorum...

Please tell me why do birds
Sing when you're near me?
Sing when you're close to me?
They say that I'm a fool
For loving you deeply
Loving you secretly

But I crash in my mind
Whenever you are near
Getting deaf, dumb and blind
Just drowning in despair
I am lost in your flame
It's burning like the sun
And I call out your name
The moment you are gone

Please tell me why can't I
Breathe when you're near me?
Breathe when you're close to me?
I know you know I'm lost
In loving you deeply
Loving you secretly
Secretly

But I crash in my mind
Whenever you are near
Getting deaf, dumb and blind
Just drowning in despair
I am lost in your flame
It's burning like the sun
And I call out your name
The moment you are gone

Tomorrow
I'll tell it all tomorrow
Or the day after tomorrow
I'm sure I'll tell you then

Well I crash in my mind
Whenever you are near
Getting deaf, dumb and blind
Just drowning in despair
I am lost in your flame
It's burning like the sun
And I call out your name
The moment you are gone
The moment you are gone

11 Ocak 2011 Salı

9-SABRET! Mutlu Ol!

Mutluluğa giden yolda en önemli erdemlerden biridir sabır... Tıpkı Gretchen'ın da anlattığı ve kendi hayatında uygulamaya çalıştığı gibi, olaylar karşısında daha sakin kalmayı başarabilmek ve beklemeyi öğrenmektir önemli olan. Bazen olması gereken şeyler hemen olmaz, gelmesi gereken kişiler hemen gelmez, aramasını istedikleriniz hemen aramaz....Beklersiniz telefon çalsın, kapı çalsın ama hemen olsun hemen!! Olmuyor mu? "o zaman zorlamalıyım, ben oldurmalıyım" dersiniz... bazen birşeye asılmak tutup çekip almak belki en iyisi gibi gelir....bazen bu doğrudur da... ama bazen de yanlış... herşey için doğru bir zaman vardır...ve o doğru zaman elbette gelecektir... Eğer siz elinizden geleni yapmışsanız, ve ben gerçekten elimden geleni, hatta fazlasını yaptım ama niye olmuyor diyorsanız, o zaman bırakıp bekleme zamanıdır...Artık rahatlayıp kenara çekilebilir, karşınızdaki kişiye, olaya veya beklentiye de biraz olsun söz hakkı tanıyabilirsiniz... 

Sabretmeyi öğrenmek gerekir. Her zaman istemek ve inanmak çok önemlidir ancak her şey bizim istediğimiz gibi ya da istediğimiz zaman olmayabilir. Bu süreçte sabretmek en sonunda beklenen şeyin değerini de arttırır. Böylece kavuşma anında yaşanan mutluluk da ikiye katlanır... Bu yolda yaşanılan her diğer gerçek, zaten öğrenmemiz gereken şeylerden sadece birkaçıdır. Böylece tek bir mutluluk yerine birçok küçük mutluluklar yaşanmış olur. 


***

     There art two cardinal sins from which all others spring: Impatience and Laziness.
Franz Kafka

 If I have ever made any valuable discoveries, it has been owing more to patient attention, than to any other talent.
Isaac Newton

How poor are they who have not patience! What wound did ever heal but by degrees.
William Shakespeare

Have courage for the great sorrows of life and patience for the small ones; and when you have laboriously accomplished your daily task, go to sleep in peace. God is awake.
Victor Hugo
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...